LİBERAL BARIŞ

İç siyasal düzende bu problemleri çıkartan rejimlerin etkileri tabii ki dış politikaya da yansımıştır ve bu yansımalar Demokratik Barış Teorisi isimli teorinin açıklama gücüne gölge düşürmüştür. Demokrasilerin birbirleriyle çatışmaktan kaçınacaklarını iddia eden Demokratik Barış Teorisi sonraki dönemlerde farklı demokratik rejimlerin birbirleriyle yaşadıkları çatışmaları açıklamakta kısır kalmıştır.

Bu kitap, demokratik kurumlara sahip olan rejimlerin neden demokrasi gibi davranmadıklarını ve bu durumun dış politikadaki saldırganlığa nasıl etki ettiğini analiz etmeye çalışmaktadır.

Devleti, negatif özgürlüklerin (bu kavram bireyin başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olması anlamına gelir) koruyucusu olarak gören liberteryen (doğal hakçı klasik liberal) görüş, 20. Yüzyılla beraber daha eşit bir toplum tahayyülü kuran topluluklar karşısında çekiciliğini koruyamamıştır. Daha eşit bir toplumdan yana olan modern liberaller, devleti pozitif özgürlükleri de çoğaltması gereken bir kurum olarak görmüşlerdir. Fakat burada önemli olan, her iki tarafın da vurgu yaptığı değişkenin korunan doğal haklar ve gönüllü sözleşme olmasıdır. İkisinde de devlet, temel hak ve özgürlüklerin koruyucusudur ve bu özelliğini, kendinin (bedeninin, emeğinin vs.) sahibi olan bireylerle yaptığı sözleşmeden devşirmektedir. Yani liberaller, devletin keyfiliğini sınırlamış, ona bireyin bağımsızlığını korumak gibi ahlaki bir sorumluluk yüklemiş ve bu sınırlara uygun davranmasını beklemişlerdir. Locke’a göre devletin bu sözleşmeyi ihlal etmesi ahlakiliğini ve meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelir.  

Kitabın “Araştırma” başlıklı son kısmında demokratik kurumlar, girişim özgürlüğü, dış ticaret özgürlüğü, yabancı yatırım özgürlüğü, mülkiyet hakkı, yolsuzluk, çatışma gibi bağımlı ve bağımsız değişkenlerle konuya dair karşılaştırma grafiklerini de görmek mümkün.

Son olarak eklemek gerekir ki, daha önce bahsedildiği üzere; liberalizm hayat, hürriyet ve mülkiyet kavramları üzerine kurulmuş bir ideolojidir. Hayat ve hürriyet kavramları bugün hak ettikleri önemi görmektedirler diyebiliriz. Fakat bugün soru zaten “Hürriyet mi? İstibdat mı?” sorusu değildir. Soru, “Nasıl bir hürriyet?” sorusuna dönüşmüştür. Özgürlük sürekli yeniden yorumlanmış, sürekli olarak farklılaşmıştır. Özellikle ekonomik özgürlük, kolektivist ideologlar tarafından düşmanlaştırılır hale gelmiştir. Liberalizmin özgürlük anlayışının en önemli farkı da buradadır. Ekonomik özgürlük, birey olmanın temelindedir. Bir bireyin özgür olabilmesi için ekonomik olarak özgür olması, ekonomik özgürlüğü için ise mülkiyet hakkına sahip olması şarttır. Mülkiyet hakkı, bireyin bağımsızlığını ve özgür varlığını özellikle devlete karşı, daha sonra ise sosyal çevreye karşı garanti altına almaktadır. Kendi yetenekleri ve özellikleri dolayısıyla emeğinin karşılığını alan, kendinden kaynaklanan sebeplerle zenginleşen birey, baskılara karşı varlığını koruyabilme yeteneğine sahip olacaktır. Fakat ekonomik varlığı kendi yeteneklerine ve yaşam tecrübelerine değil de şiddet tekelini elinde bulunduran devlete bağlı ise, bağımsız ve özgür bireyin ortaya çıkması mümkün olmayacaktır.

Yazar: Rutkay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir