LİBERAL BARIŞ

Bugün geldiğimiz noktada, tek adam yönetimlerinin yıkıldığı, kraliyet ailelerinin ya kovulduğu ya da sembolik görevlere indirgendiği demokratikleşme sürecinin, insanlara refah ve barış getirdiği düşünülmektedir. İnsanlar tarihe baktıklarında; savaş, açlık, diktatörlükler bulmakta ve bugünkü hayatlarıyla o dönemleri karşılaştırınca, yaşadıkları görece güzel hayatın en önemli sebebi olarak demokrasiyi görmektedirler. Demokrasilerin yaygınlaşması ile refahın, barışın, temel hak ve özgürlüklerin yaygınlaşması arasında korelasyon olduğu bir gerçektir. Bill Clinton 1991 yılında Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında “Komünizmin çöküşü tekil bir olay değildir, gelecek yüzyılı şekillendirecek olan demokrasiye doğru dünya çapında bir yürüyüştür. Demokrasiler birbiriyle savaşmıyor. İngilizler ve Fransızlar da nükleer silahlara sahipler ancak onlar tarafından yok edilmek gibi bir korkumuz yok. Demokrasiler birbirlerine karşı terörist saldırıları desteklemiyorlar. Onlar güvenilir ticari ortaklar olmaya, çevreyi korumaya ve uluslar arası hukuka uymaya daha yatkınlar.”

Bill Clinton’ın bu sözleri, bize dünyanın geleceği ile ilgili umudun ne kadar büyük olduğunu da göstermektedir. Belki de bu sözler, önemli bir akademisyen olan Fukuyama gibi, Clinton’ın da “tarihin sonu”na gelindiğine inandığına işaret olarak okunmalıdır. Bilindiği üzere Fukuyama, insanlığın en büyük tartışmalarının artık sonuna gelindiğini iddia etmişti (Fukuyama – Tarihin Sonu Tezi). Ona göre, liberal demokrasi ve kapitalizm alternatifi olan ideolojiler karşısında tartışmasız bir şekilde galip gelmişti. Dünya artık ideolojileri değil; teknolojik gelişmeleri, ekonomik ilerlemeyi, çevre problemlerini tartışacaktı. Hangi siyasal sistemin insana daha uygun olduğu tartışmaları artık yersizdi çünkü cevap açık ve netti: Liberal Demokrasi.

1989 yılında demokratik ülke sayısı 69 iken 2015 yılına geldiğimizde bu sayı 144’e çıkmıştı. Fakat yeni bir problem baş gösterdi. 144 demokratik ülkeden 55’i, geriye kalan 89 demokrasiyle aynı sonuçları üretmiyordu. Kâğıt üzerinde ikisi de temel hak ve özgürlüklere bağlı, basın özgürlüğünü garanti altına alan, yasama yürütme ve yargı erklerinin ayrılığını garanti eden anayasalara sahip, adil ve düzenli seçimler yapılan, küresel kapitalist sistemin parçası olan rejim tipleriydi. Ancak ürettikleri siyasal düzen oldukça farklı sonuçlar ortaya çıkarmaktaydı. Basın özgürlüğü yasasına rağmen hapse atılan gazetecilerin, mülkiyet hakkının güvence altına alınmasına rağmen mülkiyetine el konulan iş adamlarının, yargı bağımsızlığı yasasına rağmen yanlı karar veren mahkemelerin olduğu bir demokrasi tipi ortaya çıkmıştı.

Akademisyenlerce illiberal demokrasiler olarak adlandırılan bu rejimler, gelişmiş demokrasi olarak görülen liberal demokrasilerden farklı sonuçlar üretmekteydiler. Örneğin Steven Levitsky ve Lucan Way bu rejim tiplerinden bazılarını rekabetçi otoriter rejimler olarak adlandırmışlardır. Bu tip rejimlerde seçimler vardır fakat muhaliflerin önü birçok alanda ciddi şekilde kesilmektedir. Özgür medya vardır fakat sürekli baskı altında ayakta kalmaya çalışmaktadır. İktidar devlet gücünü elinde bulundurduğu gibi devlet kaynaklarını da kendi çıkarına hizmet için kullanmaktadır ve muhalefete bu kaynaklardan hiç pay tanımamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir