HUKUK ve EDEBİYAT: MÜLKSÜZLER

1984’te anlatılan gerçeğin yeniden inşası olgusunu şimdilerde bahsi geçen “Post-truth çağı” kavramıyla özdeşleştiren Berke Özenç, dünya genelinde özellikle basının artık yasaklanmak yerine manipüle edildiği dolayısıyla neyin doğru neyin yanlış olduğunu kavramanın güçlüğünü vurguluyor. Bizse sadece “Orwell, ilk defa 1949’da yayınlanan romanında bizi uyarmıştı.” demekle yetiniyoruz.

Şimdi gelelim Mülksüzler’e… Ödüllü, Amerikalı feminist, aktivist kadın yazar Ursula K. Le Guin’in güçlü kaleminden 1974 tarihinde çıkan kitap “ikircikli bir ütopya” olarak tanımlanıyor. Kararsızlık, şüphe belirten ikircik kelimesi aslında romanın hem kapitalist hem sosyalist düzeni eleştiriyor olmasıyla anlam kazanıyor. Berke Hoca, kitabı kabaca “Var olan sistemlere bir eleştiri, idealler barındıran toplumsal bir kurgu” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Mülksüzleri anlamak için modern toplumlardaki kapitalist düzeni anlamak gerekir.” Pekala, nedir bu kapitalizm? Neden var? İyi bi’şey mi? Bilmiyorsanız bizden öğrenin, halihazırda bilgi sahibiyseniz de kapitalizmi bir de bizim açımızdan görün istedik.

Berke Hoca seminerde bir terimden bahsetti: İktisadi ilişkilerin sessiz baskısı. (Der stumme Zwang der ökonomische Verhältnisse) Bu basitçe şu demek: Çalışmak, para kazanmak için üzerimizde doğrudan bir baskı yok. Ancak bir servetin içine doğmadıysanız çalışıp para kazanmak zorundasınız. Bu baskı, kapitalist düzen içinde şekil değiştirse ve teşhiri zorlaşsa da kapitalizm “yaşamak için” çalışmak zorunda olan bir ekonomik sınıf (proletarya), karşısına da üretim araçlarını elinde bulunduran başka bir sınıf (burjuva) yaratır. Üretim araçları 19. yüzyılda toprak ve fabrika gibi çok daha kolay kavranabilir somutlukta olduğu için bu kutuplaşma ve sömürü çıplak bir biçimde gözlemlenebiliyordu. Fabrikalar ve tarım alanları tabi ki hala varlıklarını sürdürüyorlar ancak 21. yüzyılın vahşi kapitalizminde sömürü bunlarla sınırlı değil.

Sorunu bu kadar basit biçimde ortaya koyduğumuzdan ve gerek ulusal gerek dünya çapında sömürünün canlı örneklerine her gün şahit olduğumuzdan bu gerçekler inkar edilemez. Peki ortada bariz bir adaletsizlik varken toplum buna neden sessiz kalıyor? Çünkü insanlar ya durumun farkında değil ya da daha kötüsü görmezden geliyor. Düzenin böyle geldiğini böyle gideceğini düşünüyorlar. Bu algıyı onlara feodal mülkiyet ilişkilerini yıkmayı başaran devrimci burjuva aşılıyor. Nasıl mı? Yukarıda teknolojik gelişmelerin daha güçlü kontrol mekanizmaları ürettiğinden bahsettik. Tarihsel süreçte ve halen de radyoların, televizyonların vs. propaganda amaçlı kullanıldığı gerçeğini düşünürsek kontrol mekanizmasından anlatılmak istenen netleşecektir. “Bu araçlar üzerinden ne anlatıyorlar da kanıyor olabilirim ki? Ben koyun değilim, her duyduğuma inanmam, bu propagandalar benim üzerimde işlemez.” Hepiniz bu minvalde düşünceler içindesiniz diye tahmin ediyoruz. Ancak Marx’ın deyişiyle birtakım “burjuva önyargı” hepimizin iç dünyasında bir şekilde var. Başkaları tarafından dayatılan, topluma ait hissetmek için kolayca benimsediğimiz, kontrol altında tutulmamız ve gerektiği ölçüde manipüle edilmemiz için yaratılmış bu önyargılar saymakla bitmez: Din, vatan-millet sevgisi, tüketme arzusu, daha fazlasını isteme dürtüsü, prestij sahibi olma çabası…

HUKUK ve EDEBİYAT: MÜLKSÜZLER” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir