BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ” ile ÖLÜM CEZASINA YENİDEN BAKMAK

Bu yazı, ölüm cezasına ezberlenmiş, içleri boşaltılmış bir takım argümanlarla karşı çıkmak ya da ondan yana olmak için yazılmamıştır. Toplumsal vicdanımızı yaralayan, toplumda infiale yol açan her olaydan sonra halkımızın aklına ilk gelen çözümlerden biri olan ölüm cezası, politikacılar tarafından rahatlıkla propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır. Bu tartışmalarda asıl söz söylemesi gereken insanlar yani hukukçular, ikinci plana itilmekte ve siyasetçilere meşruiyet sağlamak adına adeta birer “araç” konumuna düşürülmektedirler.Victor Hugo’nun “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” adlı eseri de ölüm cezasına gerek hukuki gerekse de sosyal açıdan yaklaşıp ölüm cezasından yana olan argümanları bir bir çürüterek bu cezanın sadece mahkûma değil aynı zamanda topluma da verilen bir ceza olduğunu göstermektedir.

Yazar önsözde kitabın yazılış amacını şu sözlerle açıklamaktadır:

“Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki türlü anlaşılabilir. Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kağıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun, bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hakim olan, daha doğrusu bütün benliğine hakim olmasına izin verdiği idam düşüncesinden onu ancak bir kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır. Okuyucu bu iki seçenekten kendisine uygun bulduğunu tercih edecektir.”

Yazar ayrıca bu kitabın yazılması için gerekli ilhamı kitaplardan değil, her perşembe günü yani idam cezalarının temyiz mahkemelerinde onaylanıp mahkumların infaz edildiği Greve meydanında bulmuştu. Kanlı giyotinin altında can veren mahkumların toplum tarafından adeta bir gösteri gibi izlenmesi karşısında bu suça daha fazla ortak olmayı istemeyen yazar, Beccaria’nın açtığı gediği biraz daha genişletip kendisinin tabiriyle bu “kamusal cinayete” karşı durmak ve bütün ulusların, devrimlerin kökünden sökemediği tek ağaç olan darağacına bir darbe vurmak istemişti.

Ancak dönemindeki hukukçular tarafından ağır eleştirilere maruz kalan Hugo, onların argümanlarına da eserinde yer vermiş ve hepsini karşı argümanlarla ortadan kaldırdığını iddia etmiştir.

Dönemin hukukçuları her perşembe günü şehrin meydanında gerçekleştirilen infazların toplumda bir korku uyandırıp suç işlemekten uzak tutma amacı taşıdığını öne sürmekte ancak Victor Hugo ise bu infazların birer gösteriye dönüştüğünü, insanlar üzerinde beklenen etkiyi yaratmadığını ve onların moralini bozup içlerindeki duyarlılık ve erdemi yok ettiğini öne sürmüştür.

Kitabın önsözünden hemen sonra karşımıza çıkan “Trajedi Hakkında Bir Komedi” adlı piyes ise kitabın, yazıldığı dönemde ne tür eleştirilere maruz kaldığını görebilmek ve tıpkı yazarın bahsettiği toplumsal duyarlılık ve erdemin yok oluşunu gözlemlemek için gayet ilginç diyaloglar içermektedir. O diyaloglardan birisinde piyeste yer alan “Şişman Beyefendi” adındaki karakter kitapla ilgili şöyle bir yorumda bulunuyor:

Ahlaki değerlerin her geçen gün yozlaştığını kabul etmek gerekir. Tanrım, ne iğrenç bir düşünce! İnfaz gününü, ölüme mahkum olmuş bir adamın fiziki acılarını, yaşadığı manevi işkenceleri, tek birini bile atlamadan araştırmak, çözümlemek! Bu acımasızlık değil mi? Hanımlar, böyle bir düşünceyi benimseyen bir yazarın ve bu yazarı okuyan bir halkın var olduğunu tasavvur edebiliyor musunuz?”.

Bu satırlardan da rahatça anlaşılacağı üzere bu beyefendi her perşembe günü giyotin altında can çekişen insanları izlemekten rahatsız olmuyor, aksine o kişileri adeta kısa süren bir gösterinin oyuncusu hatta “dekoru” olarak görüyor, ancak o kişinin de bir insan olduğunu ve o kişinin anılarını ve duygularını hatırlatan bu eseri bir “acımasızlık” olarak değerlendiriyor.

Hatta bu diyalogların ilerleyen bölümlerinde yazarın toplumsal düzeni bozabileceğinden dolayı yargılanması bile isteniyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir